11 Nisan 2018 Çarşamba

İKİ PERDE ARASI



Aynada kendine bakarken gördüklerin tamamen yanıltıcı... Yine de yüzüne kalbinle bakmayı öğrenmelisin. Gözlerinle baktığında “kendinden kaçmak” isterken, “kalbinle baktığında” şefkat duymayı öğreneceksin. Birçok insan aynaya bakarken zıt duygulara kapılır. O duygular dış dünyaya verdikleri tepkinin bir yansıması gibidir.

Bütün duygular aşka varıncaya kadar uğradığımız duraklardır.

İnsanlar sevmeyi de sarılmayı da unuttu. Kanda ve röntgende çıkmayan hastalıklar neden arttı biliyor musun? Kalpte kalın bir perde oluşmuş, bu hastalıklar oraya saklanıyor. Perdeyi yırtmadan hayatı sobeleyemezsin. 

Yaşam diğerleriyle oynanan bir oyun da olsa tek kişilik gösterilere benzer. Herkes sahneye çıkmak için sırasını bekler. Perde açılır, gösteri başlar zaman hızlıca akar gider ve perde kapanır. İki perde arası “yaşamaktır”. Hayata hakkını vermek delilerin işidir. Akıllılar kalbiyle oynamaz.

Aklını feda et, bırak kalbin işini yapsın…

NAZLI AKIN 


7 Mart 2018 Çarşamba

DÜŞLERDE SEVGİLİM


Kadın, karşısında oturan erkeğin duvarlarını düşündü. Çok kalındı. Yıllar geçtikçe çatlardı kuşkusuz ama beklemeyecekti. İçini dökecek, kalkıp gidecekti. Bir beklentisi yoktu. Sadece dolup taşmıştı, kelimeler sahibine dönmek istemişti. Adam, kadının önyargılarını okudu. Susmayı tercih etti. Kadın “bütün arzusundan” konuşarak kurtulmak istiyordu. Kırmızı şarap dudaklarını biraz olsun yavaşlattı.
"Yıllarca boynunla omuzlarının arasında olmayı hayal ettim. Teninin kahverengi kokusunu içime çekiyormuşum. Burnum kâh âdem elmanda, kâh şakaklarında. Seni günlerce koklamak istedim. Ben seninle bir hamur gibi oynayıp ellerimle şekil verdim. Gözlerimi kaçırıyorum doğru, korkuyorum. Deli gibi korkuyorum. Ben bir hayale âşıktım. Seni sadece düşlerde istedim, kabul ettim."
Adam yutkundu. Kadın her an kalkıp gidecek gibiydi. Kendini , duygularını anlatmak istedi ama kelimeler uzak, yetersiz kaldı. Sadece elini uzattı, bileğini okşadı kadının.
"Gitme. Gözlerime bakma ama gitme. Sıcaklığım da hayal mi?"
Kadın titredi, bedenini saran sarhoşluk şaraptan değildi. Buraya gelme nedeni içini döküp gitmekti. Söz verdi kendine, elini çekti.
Adam tekrar tuttu ellerini:
"Sen benden edebi bir düş yaratmışsın. Tanımak istemeden arzulamışsın yüzümü, boynumla omzumun arasını. Bu çok gücüme gitse de kaçamazsın artık. Yüzleşmek zorundasın. Elini çekemezsin avuçlarım yanarken, korkmaya hakkın olduğunu düşünemezsin. Bana bakmak, beni görmek zorundasın. Yok et o hayali."
Adam bilemezdi, kadın düş severdi. Kadın yarattığı düşe âşık olur, âşık olduğu adamı görünce kaçmak isterdi.

Kadın “hayali” seçti. Yaşanmış aşkların kaderi belliydi. Biliyordu yolun sonunu. Bozulan büyü, arayışlar, tensel arzular. Yaşasa ne olacaktı? Başlamış aşkların kaderi belliydi. Bitmek… O bitmeyen bir düşe âşık olmuştu. Karşısında oturan adamın kalbini küçümsediğini aklına bile getirmedi. Yarattığı çocukları sever kadın. Düşünü çocuğu gibi sever. Hangi ana yok eder doğurduğunu?
Adam kadının sessizliğini okudu. Savaşçıydı, karşısında oturan kadını arzuluyordu. Hatta ona âşık olduğunu düşünüyordu. Kaçtıkça kovalamak, saklandıkça bulmak istiyordu.

“Gidiyorsun demek. Bir düşü seçiyorsun. Karşında oturmam yetmiyor sana, itmeye gücün var ellerimi. Taşlaşmış bedenin. Kalbin donmuş. Kaç nehir geçtim buraya dek. Sadece seni bu kadar çok istedim.”
“Ben seni istemedim bile bugüne dek. Razıydım yokluğuna. Bir düşü izler gibi izledim hayatını. Şu ana dek kaçıp saklanırken sen, ben ulu orta âşıktım sana. Ne değişti?”
“Uyandım. Derin, karanlık bir uykudaydım. Benim için bir beste yaptığını söylediler. Dinlediğim gün kalbimde başlayan sızı hiç dinmedi. Başlangıçta bende korkuyordum. Senden çok yarattıklarından korktum. İçinde daima kendimi buluyordum ve çoğu kez çukurdaydım. Beni hiç ışığa çıkarmadın. Sadece gösterdin. Kendimi nereye gömdüğümü senden öğrendim. Yazdığın şarkı sözlerinde serseriliğime bile âşık olduğunu söylemişsin. Bir ceketi çıkarır gibi çıkardım üstümden kötü huylarımı. Sen huzur durağım olacaktın.”
“Sus yalvarırım. Fikrim değişmeyecek. Konuşma artık. Bırak gideyim.”
Adam bileğini ısrarla tuttu kadının.
“Gitme.”
Kadın hırçınlaştı.
“Neden geldim buraya? Pekala söylemek istediklerimi yazabilirdim. Ben hiçbir zaman huzurlu biri olmadım. Söylesene nasıl huzur durağın olacakmışım?”

NAZLI AKIN 

DEVAM EDECEK



26 Şubat 2018 Pazartesi

KELİMELER SESLENDİ

Kelimeleri kovaladı kadın. Nazik olmaya çabalasaydı becerirdi belki. O zaman da samimiyetten uzaklaşırdı. 

Çabalamak , kendiliğinden oluşun önündeki engeldi. Kelimeler kalabalıktı. Gece yatısına habersiz gelen misafir gibi rahatsız ediciydi. 

Kelimeler! 

Dökülen kabukların hikayelerine meraklı, tarihin kül olmasına katiyen izin vermeyen eğitimci kelimeler.
Harfleri bağrında saklayan anaç cümleler "yemek hazır yavrum" sıcaklığında seslenirdi genellikle. Bugün annem çağırsa gidemem diye düşündü. Çağırmayın ellerimi. Parmak uçlarımda genç gidenlerin hüznü, şarkıları susturdum.

Kelimeler ölümü yenerdi belki. Sonsuza dek canlı, okundukça gençleşen , yaşsız kelimeler. İnsan yaşlanırken, kelimeler gençleşti.


SÖYLE

Yataktan kalkar kalkmaz aklına düşen şiirin hala ezberinde olması onun gibi hafıza yoksulu birini hayrete düşürdü. Ceylan her şeyi çabuk unutmasıyla meşhurdu. Arkadaşları ona “gamsız” derdi. Okuduğu kitapları, izlediği filmleri, acıları, ihanetleri, eski sevgilileri, dostları, düşmanları; kabuğunu atar gibi düşürürdü. Kuş gibi hafifti.

Ama bu şiir… Ezberinde taptaze duruyordu.

Nasıl olmuştu? Kelimeler istem dışı kulağına fısıldıyordu, hem de kendi sesiyle.

“Geldim bu akşam yatağına eğildim.
Seyrettim o tapılası bedenini,
Baktım dua eden bir derviş gibi.
Güneş altında her şey boşmuş dedim.
Bugün var yarın yoksun.
Bir hazine yaşam.
Can ki andırıyor yorgun bir çiçeği,
Çıldırtan bir düşüncedir aldı beni.
Sen uyu çocuk, uyumak bana haram.
Ne zor seni sevmek.
Aşkım, ince gülüm.
Kapatacak mı gözlerimizi ölüm.
Tükenecek mi soluk uyurken böyle.
Ve düşlerde ağzıma ağzıma gülen ağız, sen.
Öteki acı, yaban gülüş çökmeden çabuk uyan.
Ruh ölümsüz müdür, söyle.”

Ceylan şiiri okudukça hayran oluyor, hayran oldukça tekrar okuyordu. “TUTKU” diye düşündü, sanatın hamuru. Aşk şiirin ekmeği... Şiir, kokar mıydı? Sabah karanfile benzeyen bir koku dolmuştu burnuna şiirle beraber. Bugün “gamsız” değilim diye düşündü. Vardı bir karın ağrısı. Kendi bile farkında değildi. Bir avcı, Ceylan’ın kalbine hedef almıştı. Daha önce kalbinden vurulmadığı için anlamadı Ceylan. Ne bilsin? Şiiri kokladı, okudu, şarkılar dinledi, kahve içti kahvaltı etmeden. Vardı bir karın ağrısı. 

Kitapçıda gördüğü ayaz gözlü çocuğu hatırladı. Dün bir dergi almak için girmişti kitapçıya. Okuma alanına geçti. Karşısına oturduğu ayaz gözlü çocuğun kırgın bir hali vardı. Ceylan’a çaktırmadan bakmıştı, hissetti. Sadece iki kez; geldiğinde ve giderken… Uzun boylu, kara tenli bir erkekti. Ceylan’ın kalbi pır pır etti.

Ezberindeki şiiri, bir erkek şair, başka bir erkek şaire yazmıştı. Ne fark ederdi? Aşkın cinsiyeti mi olurmuş? Aşk, elimize kalan tek hazineydi. Üstelik insanların yıllardır harcayıp harcayıp bitiremediği, kullanıldıkça bereketlenen bir hazine.

Ceylan, dizelere hayran olmayı sürdürdü. Giyinirken okudu, evden çıkarken okudu, şiire âşık oldu. Yine o kitapçıya gitti.  Ayaz gözlüyü bulacağı güne kadar gitmeye devam etti.

Nazlı Akın 


https://www.instagram.com/dinginokur/




23 Şubat 2018 Cuma

Seni özel yapan ne?


Hepimiz “özel hissetmenin” derdine düşmüşüz gibi hissediyorum bazen. Değerli olan basit, sıradan, küçük değerleri yutan popüler kültürün dikenleri çoğumuzun gülünü dokunulmaz kılmış. Üstten bir tavır, soğuk bir surat, samimiyetsiz cümleler, yüz çevirmeler, bakış kaçırmalar. Al sana özel olmanın buz gibi dikeni.

Sokakta yürürken, metroya binerken, markette alışveriş yaparken insanlara bakar mısınız? Ben artık bakamıyorum. Gözleri kalplerini ele veriyor. Aynı şehirde yaşadığımız için kendime dönüp dikenlerimi fark ediyorum. Son zamanlarda sosyal medyayla yaygınlaşan “kaç bin takipçiniz var?” sorusunun cevabına sırtını yaslayıp yabani otlara dönüşen bizler, gülün rengini doldurduk, dikenini azdırdık. Yüz bin takipçin varsa “misyon” sahibisin. Bir milyonu geçerse ilah.

Elimizden düşürmediğimiz cep telefonlarıyla, kalbimizi sanal bir ortama dönüştürmeyi göze aldık. Işığımız yutan, samimiyetimizi çalan sosyal medya ruhun cehennemine dönüştü çoktan. Düşüncesizce yollanan gece üç mesajları, susmayan whatsup bildirimleri, sahte paylaşımlar, yalan haberler, elimize yapışan tabletler, oynadığımız oyunlar, daha neler neler…

Bunlar mı bizi özel yapan?

Kalabalık sofralar, iç dökmeler, dertleşmeler, sıcacık sohbetler, “kahve koy geliyorum” samimiyeti, komşunun kapısını çalıp hatır sormalar, mısır patlatıp film seyretmeler, sarılmalar, sevgi sözcükleri, vefa, dostluk, “çay demledim gelsenize”, “iki lafın belini kıralım, çok daraldımlar”,  kapı önü sohbetleri, dayanışma, paylaşma…

Bunlar ne o zaman? Çöpe atıp unuttuklarımız mı? Çiğneyip üstünde tepindiklerimiz mi?


Bizi bir şey illa özel kılacaksa, güler yüz, samimiyet, sevgi dolu kalp yetmez mi?

NAZLI AKIN

17 Şubat 2018 Cumartesi

Menekşe

Giderek zorlaşıyordu nefes almak Gülizar için. Menekşe'yi terk ettiği gün kıyameti olmuş, yakasına yapışmıştı. Bazen göğsünde, bazen aklında oluşan bu daralma, kendine duyduğu öfkeyi perçinliyordu. Menekşe'yi sokağa bıraktığı gün, çocuğunun “hayallerinin katili” olacağını düşünüyordu. Ünlü bir şarkıcı olmak için "halkın seçtiği sesler" yarışmasına katılacaktı.
Gülizar, gözü kör olasıca Ecmel'in koynuna girdiği gün biliyordu aslında. “Bu adama güvenilmez” diyip durdu kalbinin sesi. “Yapma.”
Ecmel, her gece sahne aldığı izbe yere gelir, gözlerini orasına burasına dikerek seyrederdi oradaki kadınları. Ecmel zengindi ama kaç yazar? Kumaşı bozuktu. Gülizar'ı hamile bıraktığı günden sonra ortadan kayboldu. Hiç var olmamış gibi. Menekşe sokakta doğdu. Annesi onu kendinden değil Ecmel'den bildi. Doğduğu yere bıraktı.
Yarışmaya katılmak için koca şehir İstanbul'a giderken uykularını delik deşik eden o rüya sararan yüzünün sebebi olmuştu.
Menekşe ağlıyordu rüyasında. Gül yüzü morarmaya başladı. Gök gürültüsü, yağan yağmur, soğuk kanını emdi bebenin. Bedeni kaskatı oldu. Gülizar’ın göğüslerinden akan sütler beyaz uzun kumaşlara dönüştü. Tuttu bir ucundan Gülizar, yürüdü. Kendini sarıp sarmalarken, bebeğini bıraktığı yerden giderek uzaklaştı. Bir denizin kıyısına vardı. Menekşe yok oldu. Silik bir iz, leke gibi. Hiç var olmamış gibi. Kumaşlar söküldü. Geri dönemedi Gülizar. Denize bakıp hıçkırarak ağladı.
El kadar bebeği sokağa bırakan Gülizar “halkın seçtiği” ses olamayınca geldiği yere geri döndü. Bebeğini bıraktığı yere gitti. Hiç iz yoktu. Olduğu yere çöktü, bir ağıt yaktı yanık sesiyle. Belki de ilk kez hissederek söyledi, kalbiyle, ruhuyla…

“Fırtına savurdu bebeğimi.
Rüzgâr süpürdü.
Yağmur yıkadı.
Tohum kadardı eli.
Çiçek gibiydi yüzü.
Gül kokulum.
Gitti.
Sele kapıldı.
Toprağa karıştı.”

Nazlı Akın 


Kaymak Taşı

Çocukken sek sek oynardı. Kaymak taşı bulunca sevinir, yerden alıp saklardı. Çocukluğumun geçtiği sokaklar diye düşündü, mahallede yürürken. 
Ortanca Sokak, 22 numara, Ihlamur Apartmanı. 
Şişe çevirmece oynarken öpmüştü Töz onu. Töz annesiyle yaşadığı Ihlamur Apartmanı'na taşındıktan altı ay sonra, ortadan kayboldu. Babasının onu kaçırdığını söylediler. Annesi Peri Hanım aklını yitirdi oğlu gidince. Bakırköy'e kaldırıldı. İkisini de bir daha hiç görmedi Menekşe. 
Ortanca Sokak'tan her geçişinde o öpücük konuşuyordu Menekşe yerine. Töz'e giden bir yol varsa bul onu diyordu. Umudunu yitirme. Kim aramaktan vazgeçerse çaresizdir. Yorulmadan arayanlar mutlaka bulur. Ama aradığını ama karşısında duranı. Yolculuk her zaman üstünü örttüğün sandığın kilitlerini kırar.
Menekşe biliyordu da korkuyordu. Bulmaktan. Bulunca yeniden kaybetmekten. 
Kaymak taşını yerden aldı, sek sek oynadı yaşına aldırmadan. Gözlerini kapadı. Töz onu yumuşacık öptü yeniden. Gözlerini açtı. Bir öpücük dedi, bir ömre bedel olabilir mi?

2 Şubat 2018 Cuma

Yoga Yapan Kadınlar (Beşinci Bölüm)

BEŞİNCİ BÖLÜM 

Telefonu kapadı, kapı çaldı. Turgut Bey gelmişti. Neriman açtı. İsteksizce “hoş geldin” dedi.

İçinden “temizlik bitince geleydin iyiydi” diye geçirdi. Fileyi boşaltırken en sevdiği işe geri dönmüştü; söylenmeye…

“Evde elma vardı Turgut. Muz da vardı. Neden bana sormuyorsun ne lazım diye. İki kişiyiz biz. Her şey çöpe gidiyor sonra.”

Karısının söylenmesine alışkın olan Turgut Bey cevap vermedi.

“Diğer torbada ne var?” diye bağırdı Neriman.

“Elinin körü var” dedi Turgut. İçinden.

“Eşofman aldım kendime. Salı günü yoga dersim var.”

“Göster bakayım.”

Turgut eşofman takımı torbadan çıkardı.

“Genç işi bu ayol. Kırmızı mavi. Siyah, gri falan alaydın ya.”

“Bunu beğendim, bunu aldım Neriman.”

“Ben de geliyorum Salı günü seninle.”

“Gel tabi. Belki kaparlar beni değil mi?”

“Kim ne yapsın seni bu yaştan sonra.”

“Neden geliyorsun o zaman?”

“Sırtım ağrıyor. İyi gelir belki.”

“Söylemediğini bırakmadın yoga yapan kadınlara ama.”

“Fikrimi değiştirdim, suç mu?”

“İyi iyi, gel ama söylenmeden gel.”

“Bana da eşofman alalım. Yok hiç.”

“Alırız.”

“Öbür torbada ne var?”

“Yogayla ilgili kitaplar aldım. Başlamadan önce araştırma yapayım biraz.”

“Kek yer misin?”

“Yerim.”

“Turgut!”

“He?”

 “Beni seviyor musun?”

“Bazen.”

“Aşk olsun.”

“Gel buraya bakayım.”

Kocası Neriman Hanım’a bir öpücük veredursun,  kızları Aslı Moda’daki yeni nesil kahve dükkânlarında Özlem’le sohbet ediyordu. “İki Melekli” ismini annesiyle babasından esinlenerek koymuştu. Özlem’i de zorla ortak yapmıştı dükkâna. Çok şanslı olduğunu düşünürdü. Özlem gibi bir dostu, melek gibi bir babası, dünya tatlısı bir annesi vardı. Çok sevildiği için sevgiyi baş tacı yapmış bir kızdı Aslı. Yirmi sekiz yaşındaydı. Merak ettiği, hayal ettiği her şeyi yapmıştı. Babasının izinden gitmişti. Kahveye olan aşkı ona bu dükkânı getirdi. Turgut Bey sağ olsun. Babaannesinden kalan mülkler ve arsalar sayesinde varlık içinde yaşadılar ama mütevazılığı da hiç elden bırakmadılar. Lüksü sevmezdi babası. Annesi yokluğu bilirdi. Fakir bir ailenin kızıydı çünkü. Babası cömert, hayırsever bir adamdı. Anası eli sıkı…

Aslı Özlem’e havadisleri veriyordu.

“Bu yaşta çatır çatır kıskanıyor babamı. Sırf baş başa ders yapmasınlar diye yogaya başlayacak.”
“Ne aşk be… Begüm’e acıdım kız. Annen üzmez değil mi onu?”
“Sanmam. Kazara babama iltifat falan etmezse üzmez bence.”
“Baban da hala yakışıklı maşallah... Gören yetmiş demez.”
“Yetmiş beş.”
“Hey maşallah Turgut Amcama. Sen de gelsene arada Begüm’ün derslerine. Öyle iyi geliyor ki.”
“Kızım ya sen duracaksın burada ya ben. Bırakamam.”
“İstesen bırakırsın. O kadar garson var.  Kontrolcü manyak. Bir koca bulup evlensen hiç böyle dertlerimiz kalmayacak.”
“Sen kendine bak. Hadi benim geçerli bir sebebim var. Sana ne oluyor.”
“Geçerli sebebe bak. Adam seni bırakıp gideli bir yıl oldu. Hala dönmesini bekliyorsun.”

Aslı’nın yüzünden bir gölge geçti. Kara bir şövalyenin gölgesi. Saçı kara, gözü kara, teni kara. Yakışıklı bir erkekti Ecmel. İsmi bir tuhaftı ama bizim kızın kalbine adı her düştüğünde aynı şey oluyordu. Aslı’nın gözleri doldu. Özlem üzüldü.

“Aslı öyle demek istemedim. Sen çok daha iyilerine layıksın kızım. Kıyamam ya. Nasıl olur da bir erkekten dolayı böyle yaprak gibi titrersin. Kıyamam ya.”
Gitti sarıldı Aslı’ya.

“Ağlama kız. Bana bak, arka masadaki yakışıklı müşteri seni kesiyor saatlerdir.”
“He biliyorum ben onu, Ecmel’e benziyor. Özlem be, unuttu mu beni? Başkasını bulmuştur çoktan orası kesin. Ama unuttu mu beni?”

“Unutmamış desem ne olacak, arayıp barışalım mı diyeceksin? Neden ayrıldığınızı bir çırpıda unutacak mısın?”

“O kızı bilmiyor muyuz? En sevdiği iş başkasının sevgilisini ayartmak... Nasıl düştü onun ağına? Biz yatakta da çok iyiydik. Tutku doluyduk. Bir eksiğimiz yoktu ki. Mükemmeldik Özlem.”


“O bir “eksik” işte. Mükemmel aşk sıkıntı…”

NAZLI AKIN 

Devam EdecEk 

23 Ocak 2018 Salı

Yoga Yapan Kadınlar (Dördüncü Bölüm)



Ah Neriman!

"Canı söyletmek istiyorsan söylet dili..."

Mevlana


Neriman, kızına babasını şikâyet ediyordu telefonda.

“Çıldırdı bu senin baban. Yetmiş beş yaşında yagaya başlayacakmış. Koroya katıl, kitap yaz, sinemaya, teyatroya git anlarım. Amma, adam yaga diyor başka şey demiyor. Tutturdu özel ders alacağım diye.”

“Beraber başlayın anne. Neden aşırı tepki veriyorsun? Çok faydalı hem yo-ga. Sizin yaşınıza göre olanı senin pencereden izlediğin gibi değil. Onlar eğitmen olacaklarmış. İleri seviye yoga o yani.”

“Sen nereden biliyorsun seyrettiğimizi? Baban söyledi değil mi? Seni aradı, ananla aramızda köprü ol dedi değil mi?”

“Anneciğim ne ilgisi var ya? Senin de rızan olsun istiyor. Günahını alıyorsun adamın. Beraber gidin işte. İki kişi için de fiyat aynıymış.”

“Kaç para ki bu?”

“Saati yüz lira.”

“Pes! Adam lüzumsuz masraf icatçısı.”

“Neden? Paranız mı yok? Fakir misiniz?”

“Sen hep babanın tarafını tut kızım. Dokuz ay karnında taşıyan oydu çünkü seni. Öğürmekten içimi dışarı çıkardın. Kafan o kadar büyüktü ki beş doktor anca çekebildi seni dünyaya. Geceleri uyumazdın, saatlerce ağlardın. Meme uçlarım nasır oldu; cuk cuk emmeden duramazdın çünkü.”

“Aman anne ya yine duygu sömürüsü yapma Allah aşkına. İyi, teşekkür ederim, hakkın ödenmez ama konuyla ne ilgisi var?”

 “Baban dikizliyor o kadınları. Ayıp, yaşından başından utansın.”

“Anne dikizlememiş, merak etmiş seyretmiş. Babam öyle bir adam değil ki, kadınların orasına burasına baksın. Kaç yıllık kocanı tanımıyor musun?”
“Tanıyamamışım. Azdı kudurdu yetmişinden sonra.”

“Anne sana laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Ne kadar kıskançmışsın ya. Sen bilirsin, babam Salı günü özel derse başlıyor Begüm Hanım’la. Özlem’in de hocası Begüm.  Hani çocukluk arkadaşım olan, ortağım Özlem, annesi Şefika kırk yıllık dostun. Onun bulduğu hoca, senin kocanı baştan çıkarır mı sence?”

“Ne haliniz varsa görün. Kapatıyorum şimdi, işim var.”

Telefonu kapattıktan sonra söylenme grafiğini yükselten Neriman, kocasına sövüyordu. Evde değildi ya rahattı.

“Allah seni bildiği gibi yapsın Turgut. Bu yaştan sonra yagaya başlayacağım sayende. Sırf sen elalemin kadınıyla baş başa ders yapma diye. Bu adam hep bir tuhaftı zaten. Gençken de nelere heves etti.  Kunduracılığa merak sardı, ayakkabı yapmayı öğrendi. Bozacı olmak istedi, “Vefa” bayiliği almaya kalktı. Yorgancılığa heves etti, on gün yorgancı Yusuf’un yanında çalıştı. Otelciliğe heves etti, beni de peşine taktı, İzmir’e gittik. Üç ay otelcilik yaptık. Sıkıldı. Hepsinden sıkıldı. Bundan da sıkılır.
Şu Şefika’yı arasam konuşsam. O da gelir belki…
Ah Neriman yine fırındaki keki unuttun. Yandıysa affetmem seni. Aş erdim ayol kakaolu kek diye.”

Fırına koştu, kek yanmamıştı. Kıl payı kurtardık diye düşündü. Hemen çıkardı, soğumaya bıraktı. Bir elinde toz bezi, bir elinde “Ayten” vardı. O telefon markasını söylemeyi beceremediğinden, isim takmıştı, “Ayten” diyordu. 

Şefika “alo” dedi.

“Şefoş, napıyorsun anam?”

“Ne yaparım ben Neriman? Temizlik yapıyorum. Kaç gündür sesin çıkmıyordu, iyi misiniz?”

“Nasıl iyi olunur ki bu evde? Benimki tutturdu yagaya başlayacağım diye.”

“Yaga değil yoga.”

“Neyse ne. Senin kızın arkadaşının bizim apartmanın karşısına stüdyosu varmış.”

“Begümü mü diyorsun?”

“He Begüm ya bildin."

“Turgut da âlem vallahi... Bu yaştan sonra nereden çıkmış ayol?”

“En son dondurmacılığa merak sarmıştı hatırlıyorsun değil mi? Ne güzel dondurmaydı o kız. Keşke yine öyle bir şey olaydı. Bu sefer kafayı sıyırdı. Ömrü uzatıyor diyor. Kireçlenmeye iyi geliyor diyor. Tutturdu yani. Begüm’den özel ders alacakmış. Bizde mi gitsek diyorum Şefoş.”

“Yok anam ne yogası. Özlem’le Aslı yapsın, bu yaştan sonra uğraşamam hiç.”

“Neden kız? Ücretini biz şey edeceğiz. Bedava yani.”

“Sen neden illa gitmek istiyorsun ki? Yoksa kocanı mı kıskanıyorsun?”

“Ne kıskanması be… İyi gelir belki bana da. Sırtım ağrıyor çok. Ondan yani.”

“İyi siz gidin karı koca, ben gelmem. Üşenirim.”

“Fena mı olur, üç beş kilo verirdik belki.”

“Yoga zayıflatmaz. Yanlış biliyorsun.”

“O karılar incecik ama.”

“Bir şey yemiyorlar da ondan Neriman. Biz de kuş kadar yiyelim bak nasıl zayıflıyoruz. Ayrıca Begüm çok hanımefendi kızdır, için rahat olsun.”

“Ya ne ilgisi var Şefika? Aşk olsun. Sana da bir şey söylenmiyor.”

“Hadi çok işim var, sonra ara. Ya da yarın kahveye gel.”


“İyi kapat ben de temizlik yapıyorum zaten. Gelecek olursam haber ederim yarın.”

NAZLI AKIN 

DEVAM EDECEK 

22 Ocak 2018 Pazartesi

Yoga Yapan Kadınlar (3. Bölüm)

Begüm Yorgancı

“Bu dünyada yaşanılan tüm ıstırapların sebebi; kişinin budalaca bir şekilde “hazzı”, uğruna mücadele verilecek bir ideal olarak düşünmesidir.”
Swami Vivekananda

Begüm köpeğinin saçlarını okşuyordu. Alman kurdu, golden kırma sevimli bir sıpaydı. Çocuğu gibi severdi Begüm onu. Oğlum derdi. Kalbim derdi. Aşkım derdi.

Adı da vardı:

“Şiva”

Şiva Tanrı’nın yok edici, dönüştürücü yüzüydü. Eğer yenilenmek istiyorsan yıkılmaya hazır olmalısın.

“Şiva, gel oğlum. Saçlarını tarıyım annem. Bakışına kurban olduğum. Yine mi matımı yedin çocuğum. E aşk olsun be kuzum. O mat biraz pahalıcaydı. Neyse, senden kıymetli mi? Bir daha yeme ama olur mu? Kızarım bak yersen. Bu üçüncü oldu. Hem kendi yatağını da kemirebilirsin ama yapmıyorsun. Demek yapmadan durabiliyorsun.”

Şiva  bunu kokladı, yaladı. Gevrek gevrek sırıttı. Anlıyordu it oğlu it ama yemeden duramıyordu. Annesi saçlarını tararken ağzı kulaklarındaydı. Telefonu çalan Begüm tarağı bıraktı, içeri odaya koştu. Şiva da peşinden. Tanımadığı bir numara arıyordu. Açtı.

“Begüm Hanım’la mı görüşüyorum?”
“Buyurun benim” dedi Begüm.
“Begüm Hanım ben Aslı. Arkadaşınız Özlem’den aldım numaranızı. Özel yoga dersi veriyorsunuz değil mi?”
“Ev uzak mı?”
“Karşı apartman. Tango Apartmanı. Zaten evde istemiyoruz,  stüdyoda olur değil mi?”
“A komşuyuz desenize. Tabi stüdyoda da veriyorum isteyenlere. Siz mi alacaksınız ders?”
“Ben değil, babam istiyor.”
“Kaç yaşında babanız?”
“Yetmiş beş.”
“Anladım. Olur tabi,  neden olmasın.”
“O zaman ben sizi yeniden arayayım gün ve saat için. Bir de ücreti öğrenebilir miyim?”
“Bir saati 100 lira.”
“Tamam, çok teşekkür ederim. Görüşmek üzere.”

Begüm gülümsedi. Hiç o yaşta erkek öğrencisi olmamıştı. Zaten erkek öğrencisi yok denecek kadar azdı. Bu seneki eğitim sertifika programına kaydını yaptıran tek erkek de henüz derslere teşrif etmemişti.

Şiva, sahibi artık onunla pek ilgilenmediği için yatağına kıvrıldı. Annesi saçlarını tararken arayan münasebetsize bozulmuştu. Ama çabuk unuturdu, gülümsedi. Annesi ona uzaktan öpücük yolladı çünkü.

Begüm otuz yaşında kurumsal hayattan bunalmış, istifa etmişti. Risk almayı severdi. “En kötü ihtimal biraz bocalarım” diye düşündü. Yoga yapmaya işten ayrılmadan altı ay önce başladı. Çok sevince altı aylık bir programa katıldı. Yetmedi. Yoga anatomisi, yin yoga, restoratif yoga, hamak yogası, çakra yogası, yüz yogası  gibi çeşit çeşit pahalı eğitimlere de katıldı. Yoganın felsefesini çok sevdi. Konuyla ilgili Türkçe’ye çevrilmiş ne kadar kitap varsa okudu. En büyük hayali yoga stüdyosu açmaktı. İnsanların  hayatına dokunmak istedi. Birikmiş parasını harcayıp  “viveka”adını verdiği stüdyoyu açtı.

Viveka, ayrım gücü demekti.

Gerçek ve gerçek olmayanla ilgili algımız, nasıl yaşadığımızı belirlemez miydi? Para ne kadar gerçek?  Fakirlik ya da zenginlik aslında nedir? Begüm hep şöyle düşünürdü:


“Zengine parayı verenle fakire çileyi veren adres aynıysa, endişeye gerek yoktu. Onun mutlaka bir bildiği vardır.”

Nazlı Akın 

Devam Edecek 

21 Ocak 2018 Pazar

Yoga Yapan Kadınlar (İkinci Bölüm)

Nazan koşarak mesaneyi boşaltmaya gittiğinde Neriman Hanım da mutfağa koşuyordu.  Yemek yanmamıştı çok şükür. Turgut Bey, utanmış biraz da kızarmış suratıyla salona geçmiş, televizyonu açmıştı. Ufak tefek, esmer, zayıf bir adamdı.

“Kötü yakalandım be. Ayıp oldu. Yanlış şeyler düşünecekler şimdi."

“Ne konuşuyorsun sen kendi kendine?” dedi Neriman salona girerken.  

Sanki o hiç yapmazmış gibi. 

Elinde perşembe pazarından aldığı kabak torbası vardı. Haşmetli poposunu sandalyeye koyarken yoga yapan kadınların popolarını düşündü. Bir yandan da kabakları soyuyordu.

“Amma da zayıflar. Kemikleri pörtlemiş. Kadın dediğin etli butlu olur.” dedi.

“Kimi diyorsun anlamadım.”

“Anladın anladın. Günde elli kez dikizlediğin yogo yapan kadınlar var ya onları diyorum.”

“Yogo değil hanım, yoga. Aslı anlattı ya.”

“Aman çok biliyosun sen. Ne demekmiş yoga söyle o zaman.”

“Birlik demekmiş. Bir yerde okudum.”

“Bölükteki birlik mi?”

“Yok be kadın. Tasavvuftaki birlik.”

“Ne tasavvufu be! Her birinin kıçı başı ortada.”

“Merak ettim ne yapıyorlar diye. Araştırdım. Doktorlar yoga yapın diyor başka şey demiyor. Haftada iki kez yapınca ömrün uzuyormuş.”

“Ne o başlayacaksın galiba.”

“Başlayacağım.”

“Anlamadım?”

“Başlayacağım dedim ya.”

“Sen kaç yaşındasın Turgut?”

“Yetmiş beş.”

“Bu yaşta poponu nasıl tavana dikicen?”

“Yaparım ben.”

“Turgut delirdin mi sen?”

“Kireçlenmeye iyi geliyormuş.”

“Bana bak o karılar aklını başından aldı senin herhalde. Otur oturduğun yerde.”

Neriman Hanım kocasına sinirlenip tası tarağı topladı, mutfağa geçti. Hırsını kabaklardan çıkardı. Şu erkekler de her yaşta erkekti. Akılları hep şeylerine çalışıyordu. Cık. Cık. Turgut böyle değildi diye düşündü; yoga yapan kadınlar bozdu bunu.

İşin aslı Turgut Bey merak ediyordu. Öğrenmek istiyordu. Kadınların popoları çok da umurunda değildi. O da yapmak istiyordu. İçine yerleşen kocaman hevesi kaçırmayacaktı. Ömrünü Neriman’a adamıştı. Ama bir yere kadardı. Yoga yapacaktı. O kadınlar gibi. Gerekirse özel ders alacaktı. Çok şükür vardı paraları.

Nazan kesik kesik işeyip tuvaletten çıktı. Üşümüştü de. Hava soğuktu. Diğerleri dağ duruşunda bekliyorlardı. Nazan tam salondan içeri girecekken tuvalete geri döndü.


Yine mi dedi? Yine mi? Allah kahretmesin…

Nazlı Akın 

Devam Edecek 

20 Ocak 2018 Cumartesi

Yoga Yapan Kadınlar (Birinci Bölüm)

DAĞ DURUŞU

“Kendisine hâkim olamamışların karşısına, kişinin kendisi dışsal bir düşman gibi çıkar.”

Bhagavad Gita

Neriman Hanım pencereden karşı apartmandaki daireyi dikizliyordu. Yandaki odada da kocası Turgut Bey aynı işi yapıyordu. O daire, perdesi olmayan bir yoga stüdyosuydu. Yoga yapan kadınlar eğiliyor, bükülüyor, açılıyor, kapanıyor, şekilden şekle giriyordu. Neriman Hanım kendi kendine konuşmaya başladı:

“Ne yapıyorlar anam bunlar her gün her gün. Her tarafları ortada. Cık. Cık. Popolara bak. Karpuz gibi. Tövbe, tövbe. Allah günah yazmasın. Bir perde takar insan. Ayıp vallahi. Ne biçim iş bu… Oh! Hayat size güzel vallahi. Biz temizlik, çamaşır derdinde, siz kıçınızı dikleştirmenin derdinde. Cık cık.”

Temizlik hastasıydı Neriman Hanım. Bir elinde bez, öbür elinde süpürge. Orayı siliyordu, öte taraf kirleniyordu. Öte tarafı siliyordu, diğer taraf kirleniyordu. Bitmiyordu anam. Bir türlü bitmiyordu.

“Ay, ocakta yemek vardı. Yine daldım bunlara unuttum” dedi, ayağı kovaya takıldı, sıçrayan su çoraplarını ıslattı.

“Aferin Neriman aferin vallahi. Of of. Elin işte gözün oynaşta olursa olacağı bu.”
Çıkardı çoraplarını kirliye attı. Yemeği hatırladı. O, koşar adım mutfağa gidedursun Turgut Bey yoga yapan kadınları izliyordu.  O sırada biri bunu fark etti.

“Bize bakıyor” dedi Nazan, "Gördüm"!

Kadınlar pencereye baktı, Turgut Bey içeri kaçtı.

Normal bir yoga dersi olsaydı fark etmezlerdi belki. Ama yoga eğitmenliği sertifika programındaydılar.  Eğitmenleri Begüm, asanaları önce kendi gösteriyor ardından onlar yaparken tek tek gelip eliyle düzeltiyordu. Hiza çok önemliydi ne de olsa.

“Küçük dokunuşlarla dersinize gelenleri rahatlatabilirsiniz” dedi Begüm Hoca.
Aşağı bakan köpek duruşunda yine çişi gelen Nazan doğruldu.

“Gözü kör olasıca sistit” dedi içinden. “Canıma yetti.”

İğne gibi batan sıvıyı bir an önce boşaltmak için terliklerine uzandı. İşte tam o anda Turgut Bey’le göz göze geldi. Diğerleri gülüp geçmiş, aldırış etmemişti bu yaşlı röntgenciye. Nazan sinir olmuştu ama. Ben ona gösteririm gününü diye düşündü. Ne de olsa aynı apartmanda oturuyorlardı. Tango Apartmanı, 42 numara. Suadiye’nin güzel sokaklarından birinde, kentsel dönüşümden çıkmış, yenilenmiş dairelerinde.

Nazan ikisini pazar arabalarıyla çarşıdan dönerken görmüştü birkaç kez. Turgut Bey’ler kızları Aslı’nın yatırım amacıyla Tango Apartmanından aldığı  bu eve taşınmıştı. Kira da ödüyorlardı tabi. Damada gebe kalınmazdı. Kendi dairelerinin olduğu apartman da yıkılmıştı. Aksilik oldu. Yenisini bir türlü yapamadı müteahhit...

Kiraya çıktıkları ev de geçen ay yıkılınca buraya taşındılar. Bir ay önce Nazan da üst katlarına kendi dairesine yerleşti. Nazan ünlü bir dublaj sanatçısıydı. Ellili yaşlara merdiven dayamış, hiç evlenmemiş huysuz bir kadındı. Sesiyle çok övünürdü. Dublajın kraliçesiydi.Fazla oturmak bedende ağrı yapar. Dublaj da öyle bir işti. En pisinden. Boynun mikrofana uzanırken ağrırdı. Rahatsız sandalyelerde sırtın eğrilirdi. Tozdan gözlerin yaşarırdı. Stüdyolar pisti. Kulaklıklar terden nemli. Koltuklar oturmaktan aşınmış. Neyse konuyu dağıttım.

Nazan her tarafı ayrı ağrımaya başlayınca, evinin karşısına birkaç sene önce açılan yoga stüdyosuna yazıldı. O zaman Tango Apartmanı kentsel dönüşüme girmişti,  yan sokakta kiracıydı. Altı ay yoga yaptı. Ben bu işi iyice öğreneyim dedi. Yoga eğitmenliği programına yazıldı. Apartman bitti. Yeni dairesine taşındı. Hayatım değişiyor diye düşünüyordu. Yeni ev, yoga eğitmenliği. İşaretlere inanırdı.  Yıllardır yeni bir şey olmuyordu. Her şey aynıydı. Her gün aynı pis stüdyolara gidiyor, saatlerce nefes tüketiyor, konuşuyor, konuşuyordu.
Nazan koşarak mesaneyi boşaltmaya gittiğinde Neriman Hanım da mutfağa koşuyordu. 

Nazlı Akın 

Devam edecek